İnsan çeyrek asır yaşayınca bir psikolojik sınır geçiliyor, genel bir hayat muhasebesi yapası geliyor değil mi. Bugün ben de 25 yıldır Dünya’dayım. 25 yıldır yaşıyorum. 25 yıl en az ömür vermiş Allah bana ve ben onu yaşıyorum. Her geçen yıl 37 yaşında öleceğim galiba ben demek zorlaşıyor benim için. (Ve 37 yaşımda öleceğim galiba ben) Ve uğruna bir sürü şey feda ettikleriniz bencilliklerine doymuyorlar, feda edilenler yine vefalı çıkıyorlar. Falan, filan. 25 yıl yaşamış olmak insanın üzerine bir yük bindiriyor. Hayatındaki ilk geniş muhasebe yapmak yükünü. Ve benim gibi hataları üzerine, kararsızlıkları, vazgeçememeleri üzerine hayat bina edenler için de bu ilk büyük muhasebe çok zor geçiyor. (Ama geçip gidiyor işte. bu gece bir şişe içilir, iki ağlanır filan, yarın sabah kalkılır yine de traş olunur, kravat takılır filan. ) (Ulan hiç mi kimse hatırlamaz ya, eskiden kuzenim filan arardı onlan da papaz olduk bi Türkcell bi Shop&Miles
Nisan, 2006 için Arşiv
25. yıl
Yazan: denememeler Nisan 24, 2006
Yazı kategorisi: denememeler | 3 Yorum »
Liberalleri bencil sanmak
Yazan: denememeler Nisan 18, 2006
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım Bad-ı Saba’dan gayrı
Liberaller oldum olası (ki ben yaklaşık olarak bu ülke ilk kez liberallerin seslerini çıkartmaya başladıklarında olmuşum) bencil olmakla suçlanırlar. Akıllılık, beceriklilik ve dünyayı iyi analiz edebilme liberalliğin olduğu kadar para kazanabilme kâbiliyetinin de ön şartı olduğu için (benim aralarında bulunamadığım) liberallerin çoğunluğunun hali vakti yerindedir. Ya ortalamanın üstünde para kazanan profesyonellerden ya da düpedüz zenginlerden oluşan bu grup etrafına meramını anlatırken kendilerinden örnekler vererek ve birinci tekil şahsı kullanarak örneğin “neden hiç çocuğu olmayan ben, çocuğu olanların çocukları (çok çocuk diyince cücük diyesim gelir hep nedense) eğitim görsünler diye cep telefonlarımdan ekstra ekstra vergi ödeyeyim ki? Zaten eğitim, toplumdan çok bireye faydalı bir şeydir” derse hemen kendisine “bencil” yaftası yapıştırılır. Bu yaftayı kimi liberal benimser ve bencilliğin bireyselliğin bir türevi olduğundan, egodan söz eder, bencilliği içselleştirir. Kimisi ise bencillik yapmadıklarını, aslında toplumun tümünün yararına olacak şeyleri asıl kendilerinin savunduklarından dem vurur, durur. Ben bencil yaftası karşısında hem ilk hem de ikinci görüşlerin doğruluğuna inanıyorum lakin bu yazıda ilkine değil ikincisine vurgu yapmak niyetindeyim. Şöyle ki, öncelikle etrafımdan ve kendimden örnekler vereceğim, sonra da gidip MNM dinleyerek bir ufak Efe Rakısı içeceğim. (bana bir şey ispatlamak için yeterli prosedür gibi göründü
)
Ne zaman birisine liberalizmi anlatmaya çalışsam (ben liberalizmi sadece Ömer’e ve Atilla Hoca’ya anlatmaya çalışmıyorum) laf nedendir bilmem dönüp dolaşıp eğitim, sağlık ve altyapıya gelip dayanıyor; ki tartıştığım kişilerin önemli bir kısmı müteşebbislerin ve serbest piyasanın bırakın eğitim ve sağlık alanında, sakız ve şeker üretiminde bile söz sahibi olmasından yana değiller. Ve ben de bir kısım vergi ödeyenlerin vergileriyle bir diğer kısım vergi vermeyen veyahut da az vergi verenlerin eğitim ve sağlık hizmetlerinin karşılanmasına (hiç çocuğu olmayan ve asla ve kat’a hasta olmama rağmen cep telefonu, içtiğim şaraplar ve bordrom sayesinde ödediğim doğrudan ve dolaylı vergilerimle 12 çocuğu olan ve Dışkapı hastanesi’nden çıkmayan Sabuha Teyze’nin bütün bu masraflarını ödememe) karşı çıkıyorum ve ZAAAART “bencil” damgası yiyorum!
Ben, diyorum ki, Devlet bedava eğitim ve sağlık hizmeti vermemelidir. (Türkiye Cumhuriyeti her ikisini de vermektedir, insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş) Ben diyorum ki, devlet fakirlere, çiftçilere, tekstilcilere, turizmcilere, emeklilere, ihracatçılara, yaşlılara, dullara ve yetimlere doğrudan veya dolaylı olarak gelir desteğinde bulunmamalıdır. Peki misal benim sosyal demokratım, benim milliyetçim, benim komunistim, benim dincim, benim müteahhitim, benim hristiyan demokratım, benim teyzem ne demektedir? “Devlet, şu şu ve de stratejik öneme haiz şu hizmetleri bedavaya vermelidir” ( = ben ve benim hoşuma giden, sevdiğim şu kişiler başkalarının ödediği vergilerle bu hizmetlerden bedavaya yararlanmalıdırlar)
Peki biz liberaller ne demekteyiz? “ne kadar ekmek o kadar köfte” ve “ne sana ne bana”Sosyal Demokrat bir arkadaşınızla konuşursunuz. Devletin zararına olduğu için orduevlerine, polisevlerine karşı olan bu arkadaşınız öğretmenevlerinin kalması gerektiğini düşünebilir, çünkü kendisi öğretmenevlerinden yararlanmaktadır. Bir aklı selim bana bunun “halifeyi tanımıyorsam hilafet kaldırılmalı, yok ben halifenin tanıdığı veya akrabasıysam veyahut da düpedüz halifeysem halifelik kalmalıdır” demekten ne farkı vardır? (ben bu aralar bir aklıselime çok muhtacım)
Ve lütfen biri bana açıklar mı, bütün rejimler ve bütün taraflar sadece ve sadece kendilerinin devletten ne kadar çok para alacaklarını düşünür ve ona göre pozisyon alırlarken, “ben hiç bir şey istemiyorum ama kimse de devletten yararlanmasın, onun yerine vergileri düşürelim” diyen liberaller nasıl oluyor da bencil oluyorlar?
Kısa keseyim, anlayan anlasın, anlamayanlara anlayanlar anlatsın; Diğer tüm rejimler, fikirler, ideolojiler “rabbena, hep bana ve benim gibi düşünenlere” der iken Liberalizm “ne bana ne sana” demektedir. Ve bu bencillikten ziyade adalet demektir.
Yazı kategorisi: denememeler | 17 Yorum »
Süpermarketler ve Süper Bakkallar
Yazan: denememeler Nisan 12, 2006
Tek tek farklı denememelerimde süpermarketler hakkında yapılması öngörülen kısıtlayıcı düzenlemelerden, şehirlerarası otobüs firmalarının yolcu taşıma ücretlerine minimum fiyat uygulaması planlarından, yakın zamanda çıkarılan kredi kartı affından ve meslek odalarının uyguladığı minimum fiyat uygulamaları ve standart düzenlemelerinden bahsedecektim. Lakin bütün bu plan ve uygulamaların tek bir şeyi, serbest piyasayı engellemek amacıyla varolduklarını gözönüne aldım ve yazıyı uzatmak pahasına da olsa hepsini tek seferde ele almaya karar verdim.
Önce bazı kavramları iyi tanımlamak ve bunları iyice anladığımızdan emin olmak lazım.
Haksız Rekabet ne demek, piyasalarda fiyat nasıl belirlenir, devletin veya başka bir otoritenin tavan veya taban fiyat uygulamasının sonuçları nelerdir, bunları üzerinden tekrar bir geçelim, bütün bunların ilgileneceğimiz durumlarla birebir örtüşmesi nasıl olur daha sonra inceleriz.
//* sadece bakkal – süpermarketler hakkında yapılması düşünülen düzenlemeler hakkında yazdıklarım gereğinden uzun olunca yazıyı bölmeye karar verdim. Aşağıda sadece bu konuyu bulacaksınız: *\\
Haksız rekabet, Ticaret Kanunu Md. 56′ya göre, haksız rekabet, aldatıcı hareket veya hüsnüniyet kaidelerine aykırı sair suretlerle iktisadi rekabetin her türlü suistimalidir. (kaynak başbakanlık mevzuat bilgi sistemi) Md. 57′de on bent halinde başlıca haksız rekabet halleri sayılmıştır: ( kaynak =sugarfree , ekşisözlük)
- kötüleme
- gerçeğe aykırı bilgi verme
- aldatıcı reklamlar
- müstesna kabiliyet zannını uyandırma
- iltibas
- yardımcıları görevlerini kötüye kullanmaya kandırma
- yardımcılardan işletmenin sırlarını ele geçirme
- sırlardan faydalanma ve yayma
- gerçeğe aykırı şehadetname verme
- iş hayatı şartlarına riayet etmeme.
Lakin ülkemiz esnafı, tüccarı ve sanayicisi sanayinin her türlüsünü haksız rekabet gibi görmeye (ve kendisini bundan devletin korumasını istemeye) alışkındır. Örneğin bakkallar süpermarketlerin kendileriyle karşı haksız şekilde rekabet ettiğini iddia ederken yukarıdakilerin hiçbirini kastetmezler. Kastettikleri, daha çok paraları olduğu ve daha çok satış yaptıkları için süpermarketlerin distribitörlerden daha ucuza mal aldıkları, veya bazen distribütörleri es geçip üreticilerden mal aldıkları, bazen de malları kendileri üretip sattıkları için çoğunlukla daha ucuza, daha kaliteli mal sattıklarıdır, ulaşım gibi, taksitli alışveriş gibi bir takım ek avantajlarla müşterileri kendilerine çektikleridir. Bunun haksız rekabetle uzaktan yakından ne ilgisi olduğunu bana bir aklıselim anlatabilir mi?
Yakın zamanlarda ülkemizde zaman zaman gündeme gelen bakkalların süpermarketlere karşı korunması konusuna da aslında tam da bu açıdan bakmalıyız. Bakkallar istiyorlar ki devlet kendilerinden yana çıksın, süpermarketler şehir dışına taşınsın, açık olabilecekleri saatler sınırlandırılsın, Pazar günleri ve bayramlarda kapatılsınlar, indirim yapamasınlar, promosyon yapamasınlar, müşterilerine evlere ulaşım hizmeti veremesinler. Halbuki görmek istemiyorlar ki bu durum tüm ülke vatandaşlarından sadece bakkalların işine gelecek, geriye kalan kaç kişidir, 70 milyon mu, hepsinin zararınadır.
Şimdi, istisnaların kaideyi değiştirmediğinin altını çizelim ve bakkallar ve süpermarketler dışındaki tarafların gözüyle (müşteri, devlet, toptancı, üretici) bir bakalım. Bakkallar size fiş-fatura vermede büyük zorluklar çıkarır örneğin 5 YTL’nin altında bir alışverişiniz için fiş isterseniz en iyi ihtimalle bir “haspünallah” yersiniz. Sigara, alkol gibi alışverişlerinizde fiş isterseniz size fiş değil cevap verirler: “tekel geçmez”. Tekel nerede geçmez? Vergi iadesinde geçmez. Ama sen bal gibi onun vergisini ödersin. Sizin fişi düşmanlık için aldığınızı zanneder bakkallar. Süpermarketler bunu yap-a-mazlar. 1 kuruşluk alışverişiniz dahi kayıt altındadır. (yani vergisini öder) Bakkal’ın sadece sahibi (veya görünürdeki sahibi) kayıtlı çalışandır. Kayıtlı çalışan dediysem, primini ödemez, prim affı bekler ama hadi olsun yine de kayıtlı bir çalışandır. Eşini, küçük yaştaki oğlunu, yeğenini çalıştırır dükkanında bakkal (ve bu yasa dışıdır) evlere sipariş dağıtmaya gönderir. Kimi zaman da işçi çalıştırır yanında ve hep kayıtdışıdır, yasadışıdır. Süpermarketler bunu da yap-a-mazlar. Bütün çalışanlarının vergisini de öder paşa paşa, sigorta primini de. Bir bakkalla aranız iyi değilse son kullanma tarihi geçtiği halde satın aldığınız veya aldıktan sonra keşke almasaydım dediğiniz bir ürünü yasal hakkınız olduğu halde asla iade edemezsiniz. Süpermarketler iade alırlar, almak zorundadırlar.
Peki, nasıl oluyor da kayıt içinde olan, SSK primi ve vergisini ödeyen süpermarketlerin karşısında bakkallar kötü durumda kalıyorlar? Çok basit: işlem hacimleri çok büyük ve her zaman çok ucuz fiyata mal satmıyorlar. Profesyoneller ve mal satmayı biliyorlar. Bir bakkala pirinç almaya girip pirinç alır çıkarsınız. Bir süpermarkete girip alacağınız pirincin 5 katı pirinci alırsınız (çünkü hem fiyat avantajı vardır hem de ulaşımınızı sağlar marketin servisi evinize kadar). Pirinç almaya girer, DVD player ve terlik de alırsınız. (anında ihtiyaç yaratırlar) Kendi adıma ve bir çok kentli insan adına konuşuyorum, daha pahalı olduğunu bile bile et, tavuk ürünleri gibi gıda maddelerimin çoğunu, sadece süpermarketlerden alırız. Çünkü onlar bana daha çok güven veriyorlar. Onların sağlık denetiminden geçme ihtimalleri daha fazla, oradan alacağım etin kaçak kesilmis sağlıksız bir et olma ihtimali daha az. Bunun yanında üretici ve distribitörlere karşı da “bargaining power”’ları (pazarlık güçleri) var, bakkallardan daha uzun vadeli ve daha ucuza ürün alabiliyorlar. Bu distibütörlerin de işlerine gelebilir pekala. Teker teker binlerce bakkalı dolaşıp mal satmanın ve sonra o malların ücretlerini toplamanın külfetindense tek bir yere binlerce mal satıp daha garanti olan paralarını almayı tercih edebilirler.
Peki, uzunca anlattık, bakkallar ne yapsın o zaman? Kepenk kapatıp gitsinler mi? Tabi ki hayır. Kendi bacaklarından asılsınlar, siyasilerin kendilerine rant vermesini talep edip durmasınlar. Süpermarketler nasıl ki kendileriyle haklı rekabet içinde iseler onlar da kendilerinin ve rakiplerinin güçlü ve zayıf noktalarını görsünler ve rekabete girişsinler. Bakkalların müşteriyle birebir ilişki içinde olmak gibi, müşteriye daha yakın olmak gibi, çalışma saatlerinde daha esnek olmak gibi, kimsenin yapmayacağı şekilde müşterilerine kredi açmak gibi kabiliyetleri var, onları kullansınlar. “Seven Eleven” tarzı satış yapsınlar. Zaman ve mekan avantajlarını kullansınlar yani.
Ama ne olur gidip sağlıklı, güvenli, kayıt içinde alışveriş yaptığımız süpermarketlerimize dokunmasınlar. Lütfen iktidar olsun, muhalefet olsun, bürokrat olsun, yönetici erklerde söz sahibi olanlar her yol ayrımına geldiklerinde birilerinin çıkarlarına hizmet eden ama toplumun genelinin zararına olan yasaklayıcı davranış ve uygulamaları seçmesinler.
Yazı kategorisi: denememeler | 2 Yorum »
Fransa’da Gençler KazanMIŞ!
Yazan: denememeler Nisan 10, 2006
Hani şu 26 yaş altındaki gençleri iki yıl içerisinde sebepsiz işten çıkarabilme hakkı tanınması ile ilgili bir kanun tasarısı vardı ya Fransa’da, o tasarı geri çekilmiş. Fransa’da işverenler 26 yaş altındaki çalışanlarının işlerine gerekçesiz son verilemeyecek. İlk bakışta, (hele ki bir de ekonomiden anlamayanların gözüyle bakılıyorsa) iyi bir şey gibi görünen bu “iş gücü piyasasındaki esnekliği engelleme” aslında tamamen işçilerin aleyhine. İnsanlarla tartışmaktan bıktığım için uzun uzun bunun niçin işçilerin zararına olduğunu anlatamayacağım. Eğer bir kere işçi almak ona durmadan maaş ödemek zorunda kalmak anlamını taşıyacaksa işveren işçiyi hiç işe almamayı almaya tercih eder yanılıyor muyum? Zaman benim lehime işliyor. Görelim bakalım uzun vadede bu işler Fransız gençlerin (ve toplamda tüm Fransızların) lehine mi olacak aleyhine mi. Hiç sevmiyorum “ben haklıymışım” demeyi ama hep eninde sonunda ben haklı çıkıyorum. Fransız gençleri kazanMIŞ! Sevsinler…
Yazı kategorisi: denememeler | 3 Yorum »
“Yanlış aşka çatılmış kaşlar”
Yazan: denememeler Nisan 10, 2006
“Senden başka talebim yok, yanlış aşka çatılmış kaşlarında
Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda”
İki çok güzel dize. Dinleyene verdiği mesajlar itibariyle yakar geçerler ikisi de (Sen başkasını seviyorsun, ve bu beni kahrediyor demektir işin aslı)
“Yarin bahçesine yâd eller dalmış
Gülünü koklarken dikenin kırmış
Şurda bir kötünün koynuna girmiş
O benim sevmeye kıyamadığım”
Yoruma gerek bile yok. Başınıza gelir böyle şeyler. Sevmeye kıyamadağınızın gülünü kırarlar, ağlarsınız…
Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;
Ah, Şu çılgın Türkler…
Yazan: denememeler Nisan 4, 2006
Şu Çılgın Türkler isimli kitabı okumadım. Açıkçası okumaya da niyetim yok çünkü o savaşı bizatihi başkomutanının dilinden okudum. (anlamayanlara not: Nutuk’u okudum diyorum burada) Bu kitabı ilk gördüğüm anda çok alasım geldi çünkü kapağı çok iyi. Elinde Türk bayrğı at sırtında hızla giden Türk sipahileri var. Gaz ve güzel bir kapak.
Neyse efendim, ayrıntıya dalmayayım, bu kitap ilk basımının üzerinden 1 yıl geçtiğinde 300 üncü baskısını yapacakmış, şu anda da 293 üncü baskısını yapmış! Anlamadığım nokta şu, “economies of scale” (ölçek ekonomisi, çıktı arttıkça birim başı maliyet düşer diyen bir teori) “Şu Çılgın Türkler”in diyarında geçerli değil midi? Kitabı 2-3 kez bastın, baktın çok satıyor, baktın gazetelerden, TV’lerden ilgi yüksek, baktın korsan da seninle atbaşı gidiyor, neden hala 2500 – 3000 adet basarsın o kitabı? (toplamda 500 küsür bin satmış. Baskı başına 2500 kitap ancak eder…) Bassana kardeşim 500,000 tane, birim başına maliyetin düşsün, hatta fiyatı düşür, korsanla mücadele et.
Gerçi sakalım yok ki dinleneyim, “Şu Çılgın Türkler” böyle şeylere önem veriyor. Açık açık “biz bilmem kaç baskı yaptık diye övünmek için aslında tek seferde yüzbinlerce bastık ama her iki güne bir yeni baskı damgası vurduk” diyemiyorlar. Canları sağolsun.
Yazı kategorisi: denememeler | 5 Yorum »