Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek

Mart, 2006 için Arşiv

Kazanılmış Haklar

Yazan: denememeler Mart 29, 2006

Bileniniz bilir, bilmeyeniniz de bilsin, böyle bir tabir var: “Kazanılmış Haklar” Bu haklardan memurlarda, devlet işçilerinde ve emeklilerde olur. Bunlar ne yapmışlarsa yapmışlar, bir takım haklar kazanmışlardır. Bu “Kazanılmış Haklar” her nasılsa geri alınamaz. Şimdi, Türkiye’deki Emeklilik Sistemi, genç emekliler, prim ödemeden emekli olanlar filan onları bir kenara bırakalım da bir memurlara bakalım: bir memur bu Kazanılmış Haklar”ı sayesinde önce emekli olana kadar maaş almayı, sonra da emekli olduktan sonra emekli aylığı almaya hak kazanıyor. Ne güzel bir sözleşme değil mi? Memurların ne yoğunlukta çalıştıklarını ve işten çıkarılma ihtimallerinin sıfıra yakın olduğunu düşünürsek resmen devleti haraca bağlamış oluyorlar bu adamlar. Peki bu paralar kimden çıkıyor? Tabi ki bizden. Vergi verenlerden. Borçlar alınmış bu dönemde, onların geri ödemesi döneminde yine yüksek oranda vergi verecek olanlardan. Bir de kriz vs. gibi durumlarda da memurların maaşında bir azalma veya işten atılma olmadığını düşünürsek…

Yazı kategorisi: denememeler | 1 Yorum »

Kurumlar filan hakkında

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

Kurumlar diyince zannederim TRT ile başlamak müstehabdır :) Aslında köy hizmetleriyle başlayacaktım, lakin o artık yok.

Ne zaman TRT ile ilgili bir tartışma olsa laf döner dolaşır hep BBC’ye varır. TRT karşıtlığının (veya daha yumuşak olalım, TRT’nin sahiplik durumunda değişiklik isteyenlerin diyelim) sebebinin orada yolsuzlukların olması, TRT’nin kötü yönetilmesi, yanlı yayın yapması, çiftlik haline gelmesi, binlerce gereksiz ve malum yollarla işe girmiş memurun çok yüksek maaşlar ve ikramiyeler alması, olduğunu zannetmenin sonucudur. Durumu böyle zannedenlerin TRT için BBC örneği vermeleri (ve geçici çözüm önerileri sunmaları, yönetimi değiştirmek, kârı artırmak gibi) normal, ama durum böyle değil. İçtenlikle söyleyebilirim ki İngiliz olsaydım BBC karşıtı olurdum. (hatta galiba ingiliz vatandaşı olmadığım halde öyleyim)

Şimdi, ben durumumu çok net ortaya koyayım: Ben, TRT’nin sahipliğinin değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bakın, altını çizeyim, TRT’nin elektrik faturalarındaki payı da beni rahatsız ediyor, ama ben TRT’nin bu payı kaldırılsın demiyorum. O kaldırılısa bile bütçeden oraya para akıtılacak. Çözüm o değil.

Çok şişkin bir kadrosu var TRT’nin, doğru. Lakin atılamıyor ki bu gereksiz insanlar işten… Çok farklı bir tartışma konusu bu, ama atılamıyorlar işte. Başka bir zaman inceleriz bu konuyu.

Yolsuzluk? TRT devlet kurumu olduğu sürece yolsuzluk olacaktır , bu bal gibi belli bir şey (özel sektöre geçse de olacaktır belki ama zararı biz millet olarak ödemeyeceğiz, sahibinin derdi bana ne? )

Ben TRT’ye özden karşıyım. Devletin bir televizyon kanalı olmasına karşıyım. Kâr etse de karşıyım, (ki bu kâlar hep muhasebe kârlarıdır, ekonomik kâr değildir. Konunun uzmanları aradaki farkı bilirler, bunu da inceleyeyim hatta bir yazıda) kaliteli yayınlar yapsa da (kime göre neye göre kaliteli) karşıyım. Devletin “şeker fabrikası” sahibi olmasına karşı olduğum gibi karşıyım. Devletin kömür madeni işletmesine karşı olduğum gibi karşıyım. devlet evlerine (polisevi, öğretmenevi, orduevi) karşı olduğum gibi karşıyım.

TRT varoldukça TRT’de hakeden değil, işini iyi yapan değil, torpilli olan, hemşehrisi olan, siyasi desteği olan istihdam edilecektir. TRT varoldukça yolsuzluk olacaktır. TRT var oldukça bu tip spekülasyon ve suçlamalara maruz kalacaktır.

TRT, tüm TV ve radyo kanalları, stüdyoları, malı, mülkü, tası tarağı her şeyiyle birlikte derhal özelleştirilmelidir. (özerkleştirilmemelidir, özelleştirilmelidir) Personelini emekliye sevketme veya işten çıkarmayla ilgili gerekli yasalar çıkartılmalı, Yeni sahibinin işine yarayacak personelin haricindekilerin işine son verilmelidir. (kendilerini başka kuruma atamamalıdır. Lütfen bana kimse bunun işsizliği artıracağını söylemesin, en fazla 5-6 bin kişi atılacak. Sadece elektrikteki maliyet düşüşünün yaratacağı istihdam bundan fazladır)(Peki işten atılanlara ne olacak da demeyin. Ben esasen ilk başta işe alınmaması gereken insanları beslemek zorunda mıyım? Torpil bulamadığı için TRT’ye girememiş insanlara para veriyor muyum ki torpil bulup girmiş olanlara ömür boyu gelir garantisi sağlayayım? Hakkıyla girenler zaten işlrine devam eder ya da başka iş bulurlar)

Yukarıdaki paragraftaki TRT’nin yerine Telekom’u, Tüpraş’ı, Tekel’i, TKİ’yi, BOTAŞ’ı, TTK’yı, Şeker fabrikaları’nı, Devlet Yetiştirme Çiftlikleri’ni, Erdemir’i, İsdemir’i, Devletin yönetimindeki bu tip bütün kurumları (enerji dağıtım şirketleri, limanlar vs…), TCDD’yi, Ziraat ve Halk Bankalarını, Vakıfbank’ı, ve Tüm Belediye İktisadi Teşebbüslerini (yani BİT’leri – isim yakışmış ne diyim) koyun, paragrafı tekrar tekrar okuyup düşünün. Devletin esas görevinin iç ve dış güvenliği ve adaleti sağlamak olduğunu anlayın, eğitimi, sağlığı, sosyal güvenliği daha sonra konuşalım. (bak sinirlendim yine)

Yazı kategorisi: denememeler | 2 Yorum »

nesebin kurusun

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

[* 2005- eylül *] 

Nesebin kurusun!
(bu kitap miras kavgası yüzünden kardeşlerini, dayısını, amcasını, annesini bacısını kaybedenlere, nesebini kendi kendine kurutanlara ithaf edilmiştir. )
 

Tarla, üzerinde sürüm yapılan şeye denir diye bilirim ben. Hayatımdaki tek tarlaya girmişliğim, Mut’un bir yazında, o güneş altında termometreler patladığı için sıcaklığın ölçülemediği yazlardan birindedir. Girmiş, zannederim bir Şahin’in kasasını dolduracak kadar patlıcan, domates, biber toplamıştık. Tarla sanki içinden hiç bir şey eksilmemiş gibi duruyordu. Tarlanın ekilebilir alanının ancak onda biri ekilmişti, ve akrabalarımız bize onu cömertce içinden istediğimiz kadarını almamız için sunuyordu. Tarla olanca anaçlığıyla bizim gözümüzü doyuruyor, sonra da bize meydan okurcasına yine dopdolu, yine dipdiri duruyordu. Tarla, işte böyle, hepsi kullanılmayan, satılsa para etmeyen, ancak ekilip dikilirse, üzerinde tepinilirse, kendisine umutla bakılırsa para eden birşeydi. Tarla, topraktı. Toprak, anamızdı. İşte biz bunu, öldüğümüzde zaten bol bol üzerimize örtülecek, gırtlağımızı dolduracak, gözümüzü doyuracak olan şeyi, toprağı bölüşemedik.
            İşte biz nesebimizi böyle kuruttuk.
            Sene 2005. Babannem öldükten sonra

{işte böyle bam diye yarıda kalmış bu yazı, devamını bulamadım, ama en az 10 sayfa yazmıştım. bulursam yayınlarım yine }

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Bankalar olmasa ne olurdu?

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

[2005] 

Banka nedir? İçine girip tüketici kredisi, taşıt kredisi aldığınız şeye banka denir, değil mi. Sokaklarda stand kurup size kredi kartı dağıtan(mı yoksa satan mı diyelim), bu kredi kartlarına uçuk nakit ve alışveriş limitleri koyan, alıverdiğimiz malların ve hizmetlerin yekunundan bize azıcığını ödettiren, 5 ay bize saltanat sürdürdükten sonra azıcıklar kocaman olunca ödeyemezsek zart diye parasının hepsini geri isteyen şeydir banka. Mantıksız bişiydir yani. Kocaman olan azıcığını ödeyememişken enormous (enormous ne ya? Devasa diycektim. Kahrolsun amerikan kültür emperyalizmi. Derwish go home , Cotarelli defol – hehehe eski toprak komunistiz biz. Buralar dutlukken 6. filoyu kovdum olum ben bu sahillerden. Ne diyoduk ya? Hah…) borcun hepsini nasıl ödeyelim, üzerimize avukatları salan, bizim donumuz dahil herşeyimize el koyan şeydir banka. Yakın zamanda konut kredisiyle kira öder gibi ev sahibi olmamızı sağlayan şeydir banka. (tabi ki Güniz Sokak’ta kira öder gibi Etlikten ev alabilirsiniz, Quenns’de kira öder gibi de Protokol Yolu’ndan) Çok da çeşidi olan şeydir banka. Özeli var devleti var, devlet yönetimine devredilmiş özeli var, devlet gibi takılan özeli var, özel taklidi yapan devleti var; mevduat toplayanı var yatırım yapanı var, var oğlu var.
 

90’larda deliler gibi büyüyen, yıllardır Dolara ve Marka yüksek faiz ödeyen, 2-3 yılda 20 tanesinin sapır sapır tepemize “mevduat garantisi” olup, “bonodan mevduata dönüp” yağan verginin diğer adıdır Banka. Yürümediği görülünce birleşmeye çalışan, yabancı ortak aramaya dökülen, düpedüz ellere satılıp isim değiştiren, 8-10 tanesi birleşince bir tane olamayan şeydir banka. Türkiyedekilerin hepsini toplayınca orta büyüklükte bir avrupa bankası olan şeydir banka. Denetimleri gece saat 5’lere kadar süren şeydir Banka, içine girilince içinizi yakan, dışında durulunca dışınızı yakan, sıyırıp geçmeyi deneseniz delip geçen şeydir Banka. Devredilmesi düşünülen amma ve lakin tepe’den seken yardım ve emeklilik sandıklarıdır, BASEL II’dir son günlerde.
 

Bankalar olmasaydı ne olurdu? (evinizde 84 ekranTV ve 3 tane 84 ekran TV parası kadar borcunuz olmazdı muhtemelen:) İlk önce her şehrin merkezindeki her yeri saran bol camlı, içinde ilk girişte Kayseri Komandoda askerliğini yapmış kel ve göbekli amcaların güvenlik niyetine durduğu; içeri biraz daha girildiğinde 20’li yaşlarını ya da 30’larının ilk zamanlarını geçiren büyük çoğunluğu hafif makyajla oldukça güzel tellerlar kadınların ve illa ki beyaz gömlek kırmızı kravatlı zayıf düz saç kesimli operasyoncuların; – nedense asla çıkamadığımız – üst katında ise çok daha güzel ve içten (pazarlıklı) pazarlamacıların bulunduğu banka şubeleri olmazdı. Artık Tunceli Erzincan karayolunda dahi bulunan ATM’ler olmazdı. Kimsenin Gold kartı, premium kartı, uçtukça mil kazandıran “alışveriş yap ve kilometre” kartları olmazdı. 6 milyon eski türk lirasına aldığım kulaklığı 18 taksite böldürmek gibi bir gebeşlik yapamazdım mesela (kulaklık yok oldu gitti borcu baki kaldı yadigar) TV’lerdeki reklamlar o kadar azalırdı ki Ulusal kanallarda film seyredebilirdik. Mecidiyeköy’den Esentepe’ye giden Eski Büyükdere Caddesi ve onu dik kesip 4. Levent’e giden Büyükdere Caddesi’ndeki en küçüğü 25 katlı plazalar, gökdelenler olmazdı. Oraları araba tamir atölyeleriyle dolu olurdu.
Öyle mi olurdu gerçekten? Oralar araba tamirhanesi mi olurdu? Düşünelim şimdi Arabanın bozuluncaya kadar geçirdiği süreci (toparla gel) Araba Bir İsveç arabası olsun (niye Türk arabası olsun canım, benim işim Türk sanayiini güçlendirmek değil, ithali ikame etmek değil, ihracata yönelmek değil. İsveç arabası olsun) Şimdi, siz İsveçli araba üreticisi olun diyelim. Kabaca bir fabrikanız (sermayeniz demeyelim şimdilik), yeterli ekipmanınız, hammadde ve işgücünüz, dizaynınız olmalı. Bunlar sadece arabayı yapmak için gerekli. Fabrikayı Menkul kıymetler piyasasından filan para toparlayıp yaptınız diyelim (bankanız yok borsanız var. Aferin) Hammaddenin biri, mesela lastik Tayvan’dan gelmek zorunda kalsın. Lastik gelmek zorunda kalmaz getirilmek zorunda kalsın.Ya da lastik Tayvan’dan ithal edilmek zorunda kalınsın. Hayır Tayvandan Lastik ithal etmek gereksin (çok şükür rabbime, writer’s block’a girmekten son anda kurtuldum) Tayvan’dan Lastik almak için bir gemi dolusu adamı iki tarafın da kabul ettiği para biriminden 10 kamyon dolusunun yanına doldurup Tayvan’a göndereceksiniz. (Adamlar parayı korumak için tutulmuş İsviçreli paralı askerler) (e bankalar yok İsviçreliler ne iş yapıyor zannediyorsunuz?) (durun daha bunlar iyi günleriniz, paranız var ;) Onlar gerekli Lastikleri oradan alıp gelecekler. (ya, dış ticarette muhbir banka vs’nin, garanti mektubunun yaptığı iş olmazsa öyle gemilerle etrafa para ve adam salmanız gerekir.) Arabayı yaptınız. Ne mutlu sizlere, şimdi satacaksınız o arabaları ki paranız olsun, eve ekmek ve tuz götürün. Ne olacak? Önceki geminin içine adamları ve arabaları doldurup dünyanın dört bir yanına göndereceksiniz, onlar arabaları satacak, herkes tarafından kabul edilen ortak para birimlerini alıp eve getirecekler, size verecekler, siz de gemilerle size meyva getiren Şilililere bu ortak para birimini verecek, meyvaları afiyetle çorunuzla çocuğunuzla yiyeceksiniz. Bu arada Mesela İstandul’da sizden araba alan adam ne yapacak da o arabayı bozacak da 4. Levent’teki Metronun ordaki tamirciye arabasını düzelttirecek? Tabi ki arabasını kullanacak da bozacak değil mi… Evet. Nasıl kullanacak? Benzinle. Benzin nerede? Arabistanda. Arabistandan yine gemilerle binlerce arabın korumasında İstanbul Limanı’na getirilmiş petrolu peşin peşin alıp da işleyecek adam bulunacak da o petrol işlenecek de Benzin yapılacak da Petrol istasyonlarına taşınacak da (ki işler hep ya peşin para ile, ya da kişisel borçlarla işleyecek. Ben senin yerine borcunu ödeyeyim, sen 3 fazlasını bana 5 ay sonra öde diyen kurumsal bankalar yok çünkü ortada) Araba sahipleri Petrolü alıp gezecekler de üstüne bir de arabalarını bozacaklar (Hem de isveç yapımı son model arabalarını) o iş yaş biraz. Büyükdere caddesinin etrafı boş kalacak bence, Esentepe de esip duracak.
Şimdi, yukarıdaki parantezlerle dolu uzuuun paragraftaki bütün “para” kelimelerini silin, yerine altın, gümüş gibi yerden kazınca çıkma ihtimali olan, nereye gideceği belirsiz, kuru belirsiz değerli taşları ya da düpedüz takası koyun. Ne oldu? Zaten yarım yamalak işleyen sistem hiç işlemez oldu değil mi. Ama bunu yapmak zorundasınız çünkü günümüzde ister dünyaca kabul edilsin, ister edilmesin, ister değeri sabit ve göreceli yüksek, ister değeri oynak ve görece düşük olsun bütün paralar “banknot”tur ve bu paralar bankaların icadıdır. Bankalar olmasaydı bu paralar da olmazdı. (adı üzerinde bank – note ) Lütfen cingözlük yapıp “Banknotlar yoksa bozuk paralar da mı yok, onları kullanırdık” demeyin, günümüzdeki bozuk paralar da banknottur. Bunun niye olduğunu da burada anlatamam, aslında anlatırım da canım istemiyor. Bir zahmet siz düşünüverin nedenini, nasılını.
İnanın bana, Bankalar olmasaydı Ekonomi denen şey olmazdı. Ticari faaliyet ve üretim bugünkü seviyelerine asla ulaşamazlardı. Sizin Sanayi Devrimi, sanayileşme, kalkınma dediğiniz şeye bir bakın, hele ki Kıta Avrupasında ve Japonya’da bu tamamen Bankaların gelişim ve büyüme sürecidir.
Hele ki şu son söyleyeceğime iyice kulak verin: Bankalar öyle haydiñ (buradaki tilveli nuna dikkat isterim) kalkın kuralım denilip kurulmuş şeyler değildir. Dünyanın dört bir tarfında eş zamanlı keşfedilip serpilmiş araçlardır. “Ekonominin kendine gerekli araçları ortaya çıkarma gücü vardır” ve bankalar bu yaratılmış araçlardan biridir. (banka kelimesi İtalyanca Bank’dan gelmektedir. Tefeciler banklarda oturur para alır satarlardı. O yüzden bankaların adı bankadır. Eğer bir tefeci iflas ederse alacaklılar üzerine saldırır adamın bankasını kırarlardı. İngilizce bankruptcy de buradan gelmektedir. ) Eğer Bankalar olmasaydı, ekonomi ne yapıp edip Bankalık yapan birşeyler ortaya çıkarırdı. Eğer Bankalar olmasaydı ismine banka demediğimiz bankalarımız olurdu. Yani okurlar işin aslı, eğer bankalar olmasaydo da bankalarımız olurdu.

Yazı kategorisi: denememeler | 5 Yorum »

Emperyalist şirket defol!

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

{2002 – yaz}  

Yemekhanede otururken biri erkek diğeri güzel olan iki arkadaş yanımıza gelip “Yarın emperyalist şirketi defetmek için bir eylemimiz olacak, siz de katılmak istemez misiniz” dedi. Ben de emperyalist ne demek diye sordum. Anlattıklarına göre emperyalizm kapitalizm demekmiş. Kapitalizm de Amerika gibi ülkelerdeki burjuvanın ülkemizdeki işbirlikçi satılık sermaye sahipleriyle birlikte ülkemizin özkaynaklarının sömürmesi, ülkenin  emperyalist amerikan petrol tekellerine peşkeş çekilmesiymiş. Birlik olmalıymışız, kendimiz için değil halkımız için çalışmalıymışız. Özelleştirmeye hayır, kahrolsun IMF, Derwish go home ve yaşasın sosyalizm – tekyol devrim….miş
         Evvela, bre Ebu Cehil, emperyalizm demek kapitalizm demek değildir. Emperyalizm ile imparatorluk aynı kökten gelir. Emperyalizm, kendi milletinden başka milletlerin yönetimini elinde bulundurma arzusu, şevki, talebi ve de uğraşı içinde bulunma durumudur. Kapitalizm ise kurallı piyasa ekonomisi ve hayat, hürriyet, mülkiyet haklarının sağlanmasıdır. Kapitalist olan bir ülke aynı zamanda emperyalist de olabilir. Kapitalist olmayan bir ülke de emperyalist olabilir. Kim Orta Asya’yı ve Doğu Avrupa’yı yutan, becerebilseydi Afganistan ve hatta Kars’ı, Erzurum’u da alacak olan SSCB’nin emperyalist olmadığını iddia edebilir?  Bu konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Kapitalizm ve emperyalizm farklı kavramlardır ve emperyalizm her zaman kötü sonuçlar doğurmayabilir. Hindistan, bunun bir örneğidir- ama bu başka bir yazı konusudur-.
Saniyen, şu sömürü meselesi… Eğer sizin ülkenizde işgücü gibi faktörler ucuzsa yabancı sermaye üretimini kendi ülkesinde yapmaktansa sizin ülkenizde yapmayı tercih edebilir. Bunun adı sömürü değildir. Ülkenize gelen her yabancı sermaye daha fazla istihdam demektir. Daha fazla yatırım demektir, uzun vadede daha yüksek ücretler ve daha eğitimli işgücü demektir. Uluslararası meselelerde ülkenize yatırım yapan uluslararası şirketler sizin yandaşınızdırlar. Onların getirdiği paralarla krizleri daha kolay aşarsınız. Bu saydıklarım yabancı sermayenin evsahibi ülkeye kazandırdıklarından ilk aklıma gelenler. Kanaatimce yabancı sermaye kovulması ve korkulması değil davet edilmesi ve kolaylık sağlanması gereken bir kavramdır. Lakin bu apaçık gerçeği sermayenin değil yabancısından yerlisinden bile nefret eden bir kesmin görmesini beklemek en hafif tabirle saflıktır.
Salisen, (bu türkçesi bir iki üç, cavurcası un dos trest olan şeyin arapçası evvela saniyen salisen-miş…) bu petrol sektörü ne mene bir sektördür ki tekelleri vardır? Tekel dediğimiz şeyden her piyasada en fazla bir tane olur. Yani eğer iddia ettikleri şey varsa bile bu tekeller değil tekel olmalıdır. Tanım bunu gerekmektedir. Kaldı ki ABD’de çok katı –bence fazla katı- anti tekel yasaları vardır. Tekellerin bırakın sömürülerine, varolmalarına bile imkan tanınmamaktadır. Microsoft’u –belki de haksız bir şekilde- ikiye bölenler herhalde bunu Microsoft’un 3. dünyayı daha kolay sömürmesi için yapmadılar. Yine de içinde bulunduğumuz “İsmin ne? Reşit. Kendin söyle, kendin işit” ortamında bunu kollektivistlerin anlamasını beklememek lazımdır. 
    Salisen, artık dünyada özelleştirmenin tartışıldığı bir ülke kalmadı sanırım. -Afrika kabile devletlerini tenzih ederim-  Ekonomik sorunların ekonomik ayak oyunları ile çözülemeyeceğini anlamamız lazım. Kamu bankaları oldukça başlarına Mevlana bile geçse yolsuzluk olacaktır. Mal ve hizmet üretimini özel mülkiyetin daha iyi yaptığı aşikardır ve özelleştirme sorunu sadece ekonomik bir sorun değildir. Sorun biraz da zihniyet sorunudur. Tek yolu devrim , sermayeyi öcü zanneden zihniyet tabi ki derwish’i yollamayı çözüm zennedecek, devletleştirmeyi özelleştirmeye sefaleti zenginliğe tercih edecektir.
         Çocuğa baktım. Bildiklerimi ona aktarsam dahi anlamak istemeyeceği belliydi. “Bakarız” dedim “Ama söz vermeyeyim”
             (Bir arkadaşım da ODTU’deki MC Donald’s defol eylemlerine Burger King’in sponsor olduğunu iddia ediyor. Kimbilir…)

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Çekinmeyin Başkanım

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

[* 2001 ya da2002 check etmem lazım *] 

Bir başkandan, gelin biz buna başbakan diyelim, ne bekler insan? (Bu yazı bir deneme olduğu için sizin ya da bir başkasının bir vatandaş olarak ne beklediği umrumda değil.) Sizi bilmem ama ben başkanımda iyi bir eğitim almış olmak, dürüst olmak, yetenekli olmak dışında bir kaç özellik daha arıyorum. Benim başkanım WASP (Beyaz, Anglo-sakson, Protestan) olmak zorunda değil ama yakışıklı olmak zorunda bir kere. Benim kadar değilse bile hiç olmazsa bir Ali Kırca kadar genç olmalı, müzikten anlamalı – hiç değilse ritim tutmayı bilmeli- düzgün bir Türkçe ile konuşmalı, kameraların önünde rahat olmalı, kahkahasını devlet sırrı saklar gibi saklamamalı. Aşkın ne demek olduğunu bilmeli. Aşkı için en az 3 delilik yapmış olmasını da şart koşuyorum vereceğim oy için. Orhan Veli’yi okumuş, Orhan Veli’yi anlamış olmalı. En az bir kere elindeki şarap şişesini sıkıp “…duyuyorum,  anlatamıyorum.” diye haykırmalı hayatında. (Ne o abarttığımı mı düşünüyorsunuz?) Evet içki de içmiş olmalı benim başkanım. Bir kerecik olsun kanunların niye var olduğunu düşünmeyen, bir kerecik olsun meydanlara çıkıp bağırmayan, bir kerecik olsun ormana karşı bağırmayan adamdan başkan olur mu? (Niye hepinizin aklına ‘Billy Boy’ geliyor? ) 

Ne yani, genç olmasın mı? Nasıl ve nereden bilecek o zaman toplumun en dinamik kesiminin ihtiyaçlarını, ne surette takip edebilecek toplumlardaki, teknolojideki, yöntemlerdeki değişimleri , yenilikleri? Nasıl risk alacak? İçindeki ateşin sönmesinden 30 yıl sonra birbirini seven ama savaş yüzünden evlenemeyen bir çiftin yıkılan hayalleri ne ifade eder ki onun için? Nasıl anlayacak, en son 60 yıl önce iş bulan biri işsiz bir genci? Sırf ben öyle istiyorum diye değil, sırf başkanımı koşarken görmek istediğimden değil, bir sebebi daha var elbet ama söylemem… 

Ne yani , müzikten anlamasa da olur mu? Kalbinde bir kıpırtı dahi duymuyorsa Sezen Aksu’yu dinlerken nereden bilecek ailenin, toplumun temel dinamiklerinin, barışın değerini? Hayır efendim, hayır, anlatamam kendime cocuğuma bırakacağım ülkeyi niye müziği sevmeyen birine emanet ettiğimi. Ezgi demek, duygu demek değil midir? Notaların dizilimindeki manayı anlamayan adam dış politikadan anlasa ne fayda? Bir toplumun pop müziği değil midir o ülkenin nabzı? Nabzı tutmayı bilmeyen, nasıl kalp masajı yapacak ölmek üzere olan ekonomiye? İki kuşak niye “Batsın Bu Dünya” diye diye büyüdü? Anlasalar, batsın istermiydik dünya? Uzatmayayım, müzikten de anlamalı başkanım, en azından sevmeli. Sırf ben öyle istiyorum diye değil, haber bültenleri klip programına benzesin diye değil, bir nedeni daha var elbet ama söylemem… 

Ne yani, presentabl olsa kötü mü olur başkanımız? Yakışıklı olsa, akıcı bir dille konuşsa, gülebilse ortada bir neden yokken, insanlarla ilişkileri iyi olsa, ne bileyim, çocukları sevse ve bunu gösterebilse mesela iyi olmazmıydı? Herkesin gözü bizim başbakanımızı arasaydı aile fotoğraflarında AB’nin siz de mutlu olmazmıydınız? Savaş çıksa bunu bana haber verecek başkanın güven verecek bir görüntüsü olmamalı mı? Benimle –yani halkla- iletişim kuramayan adam mı uluslararası bankaları, fonları altlarından girip üstleründen çıkıp Anadolu’ya getirecek? Füzelerimizi çocukları sev-e-meyen ya da bunu göster-e-meyen birine mi emanet edeceğiz? Sırf ben öyle istiyorum diye değil,sırf güzellik salonları daha çok kazansın diye değil, bir gerekçem daha var elbet ama söylemem… 

Ha, ilk üçünden vazgeçsem bile aşktan, şiirden ve şaraptan vazgeçmem. Aşık olmayan, şiir okumayan, kafası dumanlıyken sevgilisinin adını ağaçlara kazımayan adama ben acırım sadece, oy vermem. Aşk demek insanlık demek kardeşim, var mı ötesi? Benim başkanım sevgilisinin dudaklarında dansetmeli, kamu bankalarının kasalarında değil. Başkanın robot olmasını istemiyorsanız aşık mı değil mi ona bakacaksınız. Başkan zor durumda kaldığı zaman silahlara mı, güllere mi sarılacak öğrenmek için adamın şiir okuyup okumadığına bakacaksınız, ve hatta belki başkanlık yemininin sonuna ‘Japon Balıkçısı’nı ekleyeceksiniz. Sırf  ben şiiri seviyorum diye değil, sırf aşk şarkıları daha çok söylensin diye değil, bir bahanem daha var elbet ama söylemem… 

Bağırıp çağımaya gelince, meydanlarda, onun da izahı basit. Bu adamın bir muhalefeti olacak ve muhalefete hep hasmıymış gibi yaklaşacak. Öyle değil miyiz, milletçe? En ufak bir itirazda bulunulduğu zaman icraatlerimize, sanki nasırımıza basılmış gibi bağırıp çağırmaya başlamıyor muyuz? Tek istediğim başkanımın da bir zamanlar muhalefette olması, iktidarın yanlış yapabileceğini bilmesi, muhalif kesimlerin de haklı olabileceğini bilmesi ve buna uygun davranması. Bir de artık coplanan gençler görmek, istemiyorum ondan. Çok şey mi istiyorum dostlar? Sırf ben öyle istiyorum diye değil, sırf  haber bültenleri kısalsın diye değil, bir sebebim daha var elbet ama söylemem… 

Çok mu zor böyle bir baş(ba)kanımızın olması? Bizim de şiirleri seven, şortlar giyip dolaşan, hakkında anlatılan fıkraları dinleyip gülebilen, “bunun adı rakıdır, ben içerim siz de için” diyen liderlerimiz olmadı mı? 

Farkında değil miyiz, ABD’yi Billy Boy’lar, bizi üzerine devlet ciddiyeti çökmüşler yönettiğinden bu haldeyiz.Lütfen, gelecek seçimlerde oyunuzu içinden gelene, bir insana verin. Verin ki insanlığınızı kazanın. İyi günler efendim. 

 

 

Yazı kategorisi: denememeler | 2 Yorum »

son söz :>

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

{ galiba 2003, ödev yapılan ve uyunmayan bir gecenin sabahı }

Sonsöz: Candan Erçetin’in yaşlandığını söyleyenler en hafif tabirle abesle iştigal etmektedirler. Çünkü, dostlarım, Fransızca bilen bir kadın asla yaşlanmaz. Sadece şarap gibi yıllanır.

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Annemle telefonda kavga ettim

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

[* galiba 2004 ya da 2003 bilmiyorum *] 

Annemle telefonda kavga ettim. Para yüzünden.  Ama bu konuda yazmak istemiyorum. Bugün okula girerken 4 şişe şarap kaptırdım. 9 milyon liraydı toplam. Zaten sinir oldum ama bir de paraya sıkışıktım, yenisini de alamayacağım, skildi gitti bahar şenliği. Zaten bu aralar cok sıkkındım, üzerine tuz biber ekti. Evde deli gibi bulaşık birikmiş zaten, onları yıkıyorum bir yandan. Canım şiir yazmak istiyor ama aşık değilim.
 

Canım şiir yazmak istiyor ama aşık değilim
Aşık oluyorum bazen, hemen geçiyor.
Artık şiir yok, prezervatif var, kürtaj var.
Şiir yok, kredi kartı var.
Şiir yok, SMS var.
Bir kere deniz yok, İstanbul yok, sis ve Ankara var,
Sevgili yok, devlet var
Cansıkıntısı yok, bilgisayar var.
Yalnızlık yok, çet var.
Yağız delikanlılar yok, krolar var.
Yosmalar yok,  kokonalar var.
Sevgililer yok, sevgililer günü var.
Şiir yok, kırmızı var, çiçekleriyle kalpten yastıklarıyla,
Hatta kırmızı var, donlarıyla, alenen.
Şiir yok.

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Rosebud

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

{bu yazı 2000 – 2001 yıllarında yazılmış olmalı niye buraya almam gerektiğini bilmiyorum ama }

Anam babam bulmasın beni.
Rosebud?
Feride
Yersiz yurtsuz fahişe.
Burdur?
Rosebud?
Ayşegül?
Sertavul?
Dede?
Rosebud?
Bitmedi değil mi, devam etmekte mecburen.
Niye böyle yazdım ki? Mutlu bir hayatım var.
Gebereceksen geber, içimdeki haykırıp duran şair, sorumluluklarım var benim, ölemem.
Rosebud?
Ölüm?
Allah?
Değil midir ki ne para ne de iktidar tutabilir çocukluğundaki saflığının yerini.
İnsanlar işte tam da bu yüzden kendilerini katılığa veriyor, uzaklaşıyorlar ilk aşklarından.
Yaş onyedi, daha dörtte biri bile bitmemiş. Önünde koskoca bir hayat var. Beni boşver, sen yaşamana bak. Benim sorumluluklarım var.
Saygılar.

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Böyle İsim Olmaz

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

[* bu yazı 200 baharında yazılmış*]

Su kiza bitiyorum: cxx gxx ingilizce öğr 3. Sınıf ve de 1978 doğum lu…
Ama bitiyorum yahu bitiyorum…

Biraz evvel basörtülü bir hanım geldi ve laba girmek istedi içim burkularak ona bir kağıt doldurması gerektüğünü söyledim. Ve o “kalsın” diyerek çekip gitti. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bu devrimler muhakkak böyle mi algılanmalı?
Ve bu ne pahasına olursa olsun, ilk cinsel ilişkimi bir bakire ile yapacağım.
Ve bir de bir zamanlar Feride’nin aşkının beni ne hale getirdiğini hatırladım. Geceleri yatağa yattıktan sonra göğsümün altında bir sıkıntı hissederdim. Feride aklıma gelirdi ve ben çok içten bir şekilde “ah ” çekerdim. Bu gün o aşkı özlediğimi farkettim.
Ha, bir de Feride’nin bakire olmama ihtimali, beni bir zamanlar çıldırtıyordu. Bu yüzden hasta olduğumu bile hatırlıyorum
Bir de bir başörtülü kız daha geldi ve ona hiçbirşey söylemedim ve içeri aldım o da şu anda bilgisayarın başında. Ben de mutluyum, o da…
Ve itiraf.com’u okudukça kendimden utanıyorum ve Allah’ıma sitem yolluyorum. Bende niye cazibe denen şeyden yok?
Ve burası acayip parfüm kokuyor. Bu parfüm kokusu balık kokusu gibi açsanız çok güzel bir koku gibi, yok toksanız iğrenç. Ben de eğer bu kızlardan birini tavlayabileceğimi bilsem bu koku bana güzel gelebilir. Ama bu koku şu an bana hiçbirşey ifade etmiyor.

Clinton, Kuba’ya gelecekmis.. Kubalilar toplanmis, bir hosluk yapacaklar.. Ulkenin en iyi ressamina basvurmuslar.. Bir tablo yap.. Adi, ‘Clinton Kubada’ olsun” diye.. Ressam “Hadi ordan” demis.. “Ben adami gormedim bile.. Adam hayatinda Kuba’ya gelmedi. Simdi ben nasil ‘Clinton Kubada’ diye atmasyondan resim yaparim?..” Tesaduf bu ya.. Bizim Temel, puro almaya Havana’ya gelmis o sirada.. Sikintiyi duymus..
- “Ben size istediginiz tabloyu yaparim. Bana bir sandik puro verirseniz” diye.. Vermisler.. Temel bir hafta sonra, Kubalilar’i cagirmis.. “Iste tablonuz” demis.. Tuvalin uzerini orten bezi hizla asagi cekivermis.. Kubalilar da donuvermisler.. Tabloda, yatakta iki kisi, al takke ver kulah..
- “Bu ne” diye gurlemis, Turizm Bakani.. “Bu ne?.. Bu kadin kim?..”
- “Clinton’un karisi” demis, Temel..
- “Peki bu ustundeki adam kim?”
- “Clinton’un usagi!..”
- “Peki Clinton nerde ulan!..”
- “Clinton Kuba’da” demis Temel!..
Bu fıkrayı da çok tuttum…

[* yazın serüvenimin başındaymışım, ne kadar garip geliyor şimdi altı yıl önceki yazdıklarını okumak *]

Yazı kategorisi: denememeler | » yorum bırak;

Merhaba!

Yazan: denememeler Mart 14, 2006

Merhaba. İlk ne zaman merhaba dediğimi bilmiyorum. Lakin çok uzun zamandır bir ‘merhaba’ bana bu kadar heyecan vermemişti, bir ‘merhaba’yı bu kadar çok beklememiştim.
İçimde büyüyüp duran bir sıkıntı, asabımın gereğinden fazla bozuk olması, hayatımda ilk kez fiziksel rahatsızlıklarla tanışmam ve ölümü düşünmeye başlamam beni bu ‘merhaba’ya itti.
Bu ‘merhaba’nın arkası nasıl gelecek, ne sıklıkla gelecek, bilmem ama sadece bu ‘merhaba’nın gelmesi bile güzel aslında. Kendimi azıcık tanıyorsam burada yazacaklarımın büyük çoğunluğunun siyaset bilimi, ekonomi, tarih ve milletlerarası münasebetler (uluslararası ilişkiler) ile ilgili olacağını söyleyebilirim. Bir romanım var, onu buradan yayınlayabilirim, kişileri rahatsız etmeyecek kadar özel hayatımdan bahsedebilirim.
Şimdiye kadar 4-5 tane çok iyi “denemeler” ismi taşıyan kitap gördüm, okudum. “denememeler” daha az iddialıydı, o yüzden bu ismi seçtim. (Ferhan Şensoy’un kitabını tenzih ederim. “denememeler” sözü daha az iddialıydı)
Bu gereksiz önsözü de fazla uzatmamak lazım, zaten zaman içinde beni tanıyacaksınız. Ben de beni daha çok tanırım umarım.
Şimdi ilk olarak bir kaç tane eski yazımı koyacağım buraya. tarihler çok net olmayabilir. Bu da bir giriş olsun…
Hadi, başlayalım :) )

Yazı kategorisi: denememeler | 1 Yorum »

Hello world!

Yazan: denememeler Mart 13, 2006

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

Yazı kategorisi: denememeler | 1 Yorum »